Yeni bir mekan yeni yazarlar tanımama vesile olan Kayıp Rıhtım'ın aylık olarak belli bir tema üzerinden öyküler yazmaya teşvik eden ve bunları okumamıza aracılık eden bu siteye bu ay ben de bir öykümle katıldım...
Buyrun buradan okuyabilirsiniz :)
Berweuli
bir garip fantastik öykü
13 Şubat 2012 Pazartesi
1 Şubat 2012 Çarşamba
Ne dersiniz?
Berweuli'nin bundan sonra başına gelecekleri, en azından iki cilt arasında toplayana kadar kendime saklamayı planlıyorum. Amacım öyküyü daha da geliştirerek roman haline getirebilmek. Bunu size duyururken bir konuda yardımınıza ihtiyacım var aslında, bunu da dile getirmek istedim.
İki yıldan daha uzun zaman önce başladığım bu öykünün o zamanki taslaklarında, bundan sonraki kısımları Berweuli'nin ağzından yazmışım. Daha samimi durmasına rağmen o şekilde mi devam etmeliyim yoksa bir hikayecinin ağzından mı anlatmalıyım kestiremedim.
Aynı bölümü her iki şekilde de düzenleyip bloga gönderiyorum. Okuyup fikrinizi bildirirseniz çok sevinirim.
İki yıldan daha uzun zaman önce başladığım bu öykünün o zamanki taslaklarında, bundan sonraki kısımları Berweuli'nin ağzından yazmışım. Daha samimi durmasına rağmen o şekilde mi devam etmeliyim yoksa bir hikayecinin ağzından mı anlatmalıyım kestiremedim.
Aynı bölümü her iki şekilde de düzenleyip bloga gönderiyorum. Okuyup fikrinizi bildirirseniz çok sevinirim.
ULİ’NİN NAZARINDAN
Opambe’nin at arabası konvoyun başlarına yakın, geniş bir yolda ilerlerken tekerleklerin çakıllar üzerinde çıkardığı gürültüye, başımın üzerindeki tenteye düşen yağmurun sesi karışıyordu. Arabanın aşağıya sarkan, gerektiğinde bir kapı görevi gören arka örtüsünü bu kez kaldırmıştım. Hava bir eylül ayına ve sabahtan beri yağan yağmura rağmen sıcaktı ama ben üşümüştüm. Dakikalardır arabanın arkasında uyuşmuş bir halde oturuyordum, belki de ellerimin bu kadar soğuk olması bu yüzdendi. Onları ısıtabilmek için Opambe’nin şallarından birinin kıvrımları arasına gizledim. Yine de ne o kavurucu çölü ne de tepemizden inmeyen güneşi özlüyordum. Uzun bir süre, en azından o parlak ışıklarını özleyene kadar ‘bir yaz günü…’ ile başlayan cümleler duymak istemiyordum. Güneşe duyduğum bu garezimden dolayı bu güne kadar öğle saatlerimi ya arabanın ya da konaklanan yerlere kurulan çadırların içinde, vaktimin çoğunda yaptığım gibi uyuyarak geçirmeyi tercih etmiştim.
Yaşlı şifacı, tenteli arka bölümün içinden sırtını görebileceğim bir şekilde önde oturuyor ve arabayı sürüyordu. Benimde yanında oturmamı istemişti ama bir yere yaslanmadan uzun süre oturmam mümkün olmadığı için yanaşmamıştım. Şuanda bile sırtımı kenara yaslandığım halde tekerlerin her çukura girişinde arabayla birlikte ben de sarsılıyordum.
Bir süredir, bakışlarım arkamızdaki arabayı çeken iki atın hareketlerine kilitlenmiş, şu ana kadar ne çevreme dikkat ediyor ne de düşüncelerimin izini sürüyordum. Atların ıslak, parlayan boz sırtlarından yükselen buharı takip ediyordum sadece.
Opambe’nin at arabası konvoyun başlarına yakın, geniş bir yolda ilerlerken tekerleklerin çakıllar üzerinde çıkardığı gürültüye, başımın üzerindeki tenteye düşen yağmurun sesi karışıyordu. Arabanın aşağıya sarkan, gerektiğinde bir kapı görevi gören arka örtüsünü bu kez kaldırmıştım. Hava bir eylül ayına ve sabahtan beri yağan yağmura rağmen sıcaktı ama ben üşümüştüm. Dakikalardır arabanın arkasında uyuşmuş bir halde oturuyordum, belki de ellerimin bu kadar soğuk olması bu yüzdendi. Onları ısıtabilmek için Opambe’nin şallarından birinin kıvrımları arasına gizledim. Yine de ne o kavurucu çölü ne de tepemizden inmeyen güneşi özlüyordum. Uzun bir süre, en azından o parlak ışıklarını özleyene kadar ‘bir yaz günü…’ ile başlayan cümleler duymak istemiyordum. Güneşe duyduğum bu garezimden dolayı bu güne kadar öğle saatlerimi ya arabanın ya da konaklanan yerlere kurulan çadırların içinde, vaktimin çoğunda yaptığım gibi uyuyarak geçirmeyi tercih etmiştim.
Yaşlı şifacı, tenteli arka bölümün içinden sırtını görebileceğim bir şekilde önde oturuyor ve arabayı sürüyordu. Benimde yanında oturmamı istemişti ama bir yere yaslanmadan uzun süre oturmam mümkün olmadığı için yanaşmamıştım. Şuanda bile sırtımı kenara yaslandığım halde tekerlerin her çukura girişinde arabayla birlikte ben de sarsılıyordum.
Bir süredir, bakışlarım arkamızdaki arabayı çeken iki atın hareketlerine kilitlenmiş, şu ana kadar ne çevreme dikkat ediyor ne de düşüncelerimin izini sürüyordum. Atların ıslak, parlayan boz sırtlarından yükselen buharı takip ediyordum sadece.
HİKAYECİNİN NAZARINDAN
Opambe’nin at arabası konvoyun başlarına yakın, geniş bir yolda ilerlerken tekerleklerin çakıllar üzerinde çıkardığı gürültüye, başının üzerindeki tenteye düşen yağmurun sesi karışıyordu. Arabanın aşağıya sarkan, gerektiğinde bir kapı görevi gören arka örtüsünü, Uli bu kez kaldırmıştı. Hava bir eylül ayına ve sabahtan beri yağan yağmura rağmen sıcaktı ama o üşümüştü. Dakikalardır arabanın arkasında uyuşmuş bir halde oturuyordu, belki de ellerinin bu kadar soğuk olması bu yüzdendi. Onları ısıtabilmek için Opambe’nin şallarından birinin kıvrımları arasına gizledi. Yine de ne o kavurucu çölü ne de tepelerinden inmeyen güneşi özlüyordu. Uzun bir süre, en azından o parlak ışıklarını özleyene kadar ‘bir yaz günü…’ ile başlayan cümleler duymak da istemiyordu. Güneşe duyduğu bu garezinden dolayı bu güne kadar öğle saatlerini ya arabanın ya da konaklanan yerlere kurulan çadırların içinde, vaktinin çoğunda yaptığı gibi uyuyarak geçirmeyi tercih etmişti.
Yaşlı şifacı, tenteli arka bölümün içinden sırtını görebileceği bir şekilde önde oturuyor ve arabayı sürüyordu. Uli’nin de yanında oturmasını istemişti ama genç kızın bir yere yaslanmadan uzun süre oturması mümkün olmadığından buna yanaşmamıştı. Şuanda bile sırtını kenara yaslandığı halde tekerlerin her çukura girişinde arabayla birlikte o da sarsılıyordu.
Bir süredir, Uli’nin bakışları arabayı çeken iki atın hareketlerine kilitlenmiş, şu ana kadar ne çevresine dikkat ediyor ne de düşüncelerinin izini sürüyordu. Atların ıslak, parlayan boz sırtlarından yükselen buharı takip ediyordu sadece.
Yaşlı şifacı, tenteli arka bölümün içinden sırtını görebileceği bir şekilde önde oturuyor ve arabayı sürüyordu. Uli’nin de yanında oturmasını istemişti ama genç kızın bir yere yaslanmadan uzun süre oturması mümkün olmadığından buna yanaşmamıştı. Şuanda bile sırtını kenara yaslandığı halde tekerlerin her çukura girişinde arabayla birlikte o da sarsılıyordu.
Bir süredir, Uli’nin bakışları arabayı çeken iki atın hareketlerine kilitlenmiş, şu ana kadar ne çevresine dikkat ediyor ne de düşüncelerinin izini sürüyordu. Atların ıslak, parlayan boz sırtlarından yükselen buharı takip ediyordu sadece.
5 Ocak 2012 Perşembe
Lazca
Öyküde kullandığım isimlerin neredeyse tamamını Lazca isimlerden seçmeye çalıştım. Bu isimlerin bir kısmı gerçekten Lazca’da kullanılan kişi isimleri iken birçoğu da ya nesne, hayvan ya da bitki ismiydi. Yine de kahramanlara yakıştıklarını düşünüyorum. Merak edenlere ele başlarının Lazca anlamları:
Kişiler:
Berweuli : Nar
Durwa : Bir Çayır Türü
Moita : Kızıl
Barva : Rüzgar Fırtına
Bia : Ayva (Barva’nın yerine geçtiği kişinin ismi)
Dadali : Gül
Toli: Göz (Dadali'nin atmacası)
Mgeri : Kurt
Boda : Ağ
Guroni : Cesur
Rebu : Yer Elması
Ladre : Olgunlaşmamış, Ham
Livan : Kar Suyu (Çingenelerin Lideri)
Vasili : Gökkuzgun (Livan’ın birinci eşinden en büyük oğlu)
Dina : Yıkımdan (Livan’ın İkinci Eşi)
Tena : Işık
Opampe : İbibik (Çingenelerin Şifacısı… )
Kusta : Terbiye Edici
Okro : Altın
Boz : Gümüşi
Yerler:
Krallığın Kanatları:
Mekotoni : Kızıl Şahin
Kuri : Aladoğan
Quri : Kuzgun Kuşu
Sifteri : Atmaca
Yuzini : Sığ Göl.
Nzeli : Verimli Toprak
Ngola Lu : Kurtpençesi
(Nzeli’nin güney doğusuna yakın bir hapishane.)
Göveri : Zerzevat
(Ngola Lu kasabasındaki bir han)
Alizarin : İngilizce'de Kök Kırmızısı
( Nzeli ile Krallık arasındaki kızıl çöl)
İsina : Moita’nın tuzağa düşürüldüğü yere birkaç saat uzaklıktaki küçük bir kasaba. (Köy dışında kalan ve çayır, odun vs. gibi ihtiyaçların karşılandığı yer.)
31 Aralık 2011 Cumartesi
El Kapısı..
Vasili babasının sağ yanında dikilirken bıyık altından konuştu. “Hırpani görünüşlerine bakılırsa… Moita epey yormuş bunları.”
On kişilik atlı grubu hızlı manevralarla at arabalarının arasından sıyrılıp Livan’ın, birkaç adamı ile onları beklediği açıklığa geldiler. Günlerdir çöl güneşinin altında ve kızıl tozun arasında yapılan yolculuk, kıyafetlerine pejmürdelik, yüzlerine hoşnutsuzluk ve bakışlarına, her an patlamaya hazır bir gerginlik eklemişti.
“Bir de onlara giderlerken bak, evlat. ” diyen Livan Rebu’yu ilgi ile süzüyordu. Üç Gözle birkaç kere yolları keşişmiş fakat hiçbir zaman şimdiki kadar içli dışlı olmamışlardı.
Önde, doru atın üzerindeki Rebu’ydu. Livan’a birkaç adım kala atını durdururken dikleşti. Çingenelerin liderini inceleyecek kadar kısa bir an gözlerini kıstı. “Bir grup kaçağı arıyoruz. Karşılaşmış olma ihtimaliniz yüksek. Bu yöne doğru geldiklerine dair izler bulduk. Hiç böyle birilerini gördünüz mü?” Sesi sert ve ahenksizdi. Ne kendini tanıtma ihtiyacı duymuştu ne de sorusunun cevapsız kalacağına dair bir tereddüdü vardı. Orta boylu ve ince yapılıydı. Yaygın kullanışın aksine kısa olan kumral saçları, adamın dar alnının büyük bir bölümünü işgal ediyordu. Kısık gözlerinin altındaki gölgeler yorgunluğunun tek belirtisiydi. İnce dudakları kemikli yüzünde güçlü bir iradenin altını çizen ince bir çizgi gibiydi.
"Kaçanın ya da kovalayanın iyi olup olmadığı beni ilgilendirmez ama bunları sormak için yetkinizi görebilir miyim?” dedi Livan aksi bir sesle.
Rebu’nun adamın cevaplarına ihtiyacı olduğundan hiç olmadığı kadar uysal davrandı. Eyerinin deri gözünden çıkardığı, kendisine istediği soruyu sorma ya da istediğini alma hakkını veren ve Batı Nzeli’nin tüm kapılarını açan, Nzeli Kralı’nın mührünü tam kalbinde barındıran parşömeni, öne çıkan Vasili’nin ellerine bıraktı. Çingene liderinin parşömeni inceleyen yüzünde mührün etkisinin oluşmasını sabırla bekledi. Nedense yazıların üzerinde gezinen gözlerde oldukça rahat bir ifade vardı. Bu Rebu’nun zihnine, ya saklayacak hiçbir şeyi olmayacak kadar masum ya da yakalanmayacağını düşünecek kadar kendinden emin bir adam görüntüsü çiziyordu.
Livan mühre bakıp ödül avcısına gülümsedi. Parşömeni tekrar oğluna verip Rebu’ya geçirmesini izlerken “Bunu, kabilemi korumak için yaptığımı anlayışla karşılamalısınız.” diye belirtti.
“Elbette… elbette…” diye sabırsızlıkla söylenen Rebu, parşömenin eyerinin gözünde hızla kaybolmasını sağladı. “Buna yetkim olduğunu gördüğünüze göre…” Olduğu yerde sürekli hareket eden atını geriye döndürürken “Kaç gündür burada konaklıyorsunuz?” diye eski sorularına bir tane daha ekledi.
“Beş gün oldu.”
“Yabancı birilerini gördünüz mü?”
“Sadece dün üç kişi yardım için kampımıza geldi. Aradığınız kişiler mi bilemem ama aralarında hasta bir kişi olduğunu söylediler. Şifacımız olup olmadığını sordular.”
“Sadece üç kişiler miydi?” Rebu, sorularını sorarken kendilerini izleyen meraklı kalabalık artmaya başlamıştı.
“Evet.” Sanki ardından gelecek soruyu tahmin etmiş gibi Livan ekledi. “Hasta yanlarında değildi.”
Ödül avcısının atından inmemesi, onları merakla dinleyen çingene kabilesi tarafından saygısızlık addedildiğinden homurdanmalar yükselmeye başladı. Omuzlarına bile gelmediği liderlerinin önünde ezilmemek için inmediği düşüncesiyle birkaç yüzde oluşan küstah ifadeyi ise Rebu kaçırmadı.
“Kampı arayın.” Rebu adamlarına dönüp, sebepsiz emrini verdiğinde, yedi kişi itaatkar bir şekilde atından hızla inip arabaların ve çadırların arasına dağıldılar.
Sözüne itimat edilmediğini fark eden çingenelerin liderinin yüzünde ve kalabalık arasında yükselen hoşnutsuzluğun içinde Rebu, atında sakince oturdu. Arama için bir sebebi olmasa da yüzlerde silinen küstahlığı izlerken memnun bir şekilde gülümsedi. Çadırında kalmaya daha fazla dayanamamış olan Dina, eşinin yanına gelmiş ve verilen emri duymuş, aramayı asık bir yüzle izliyordu.
Ödül avcıları her at abasını taradılar, her sandığı açtılar, her çadırın örtüsünü kaldırdılar. Geride bıraktıkları dağınıklığa aldırmadan, kızgın sahiplerinden bir özrü esirgeyerek bakılmadık delik, açılmadık kilit bırakmadılar. Kafeslerinin etrafında dolanan iki ödül avcısının varlığı o taraftan yükselen hayvanların ve bakıcıların isyankar seslerini yükseltirken Livan, tüm bu arama işinin bitmesini sakinlikle bekledi. Tütününü çıkarıp sardı, hala atının üstünde duran Rebu’ya da ikram etti. Red cevabını alınca hiç mi içmediğini sordu. Yine hayır cevabı ile karşılaştı.
Bu isteksiz sohbet esnasında, adamları parça parça Rebu’nun yanına gelerek hiçbir şey bulamadıklarını bildirdiler. Rebu, sonuca şaşırmadı. Kampı arama işi ona birkaç saat kaybettirse de çingenelere kendisinden çekinmeleri gerektiğini anlatmak için gerekliydi. Dün gelen üçlünün ne yöne gittiğini öğrenip izlerini de kontrol ettikten sonra artık bu sefil göçebeler arasında oyalanmasına gerek kalmadı. Arkasına bakmadan adamlarını kuzeye doğru yönlendirdi.
Kusta birkaç dakikadır geride Rebu ve adamlarının ayrılmasını sessizce bekliyordu. İstediği gerçekleşince uzun Livan’a yaklaştı. “Görmeniz gereken bir şey var.” dedi hala dağılmamış kalabalığa duyurmadan. Gözleri Livan ve Dina arasında gidip geldi. Dina endişeyle içini çekerken, eşinin kaşları birleşti.
“Okro kapıyı kırmış.”
Dina korkuyla içini çekti. “Ya kız?”
“Kendiniz görmelisiniz.” Kusta daha fazla bir şey söylemeden kafeslere yöneldi.
Vasili’den Rebu ve adamlarının yeteri kadar uzaklaştığının onayını bekleyen Livan’dan önce, Dina hayvan terbiyecisinin ardına düştü.
“Hazırlanın! Yarın sabah gün doğumu ile buradan ayrılıyoruz.” Livan kalabalığı dağıtacak sihirli kelimeleri yüksek sesle duyurdu. Ardından Dina’yı Okro’nun kafesinin yanında buldu. Karısı ağzından çıkması muhtemel herhangi bir çığlığı iki eli ile örterken üzüntüden uzak bir şaşkınlıkla manzarayı izliyordu. Dina’nın başının üzerinden Livan’ın gördüğü de çingenelerin liderinde benzer bir etki yarattı.
Kız, Okro’nın altın sarısı tüylerini döşek yapmış, dişi kaplanın göğsüne başını dayamış uyuyordu. Hayvan her nefes alıp verdikçe, kendi teri ile yıkanmış kızın yarı çamurlu yüzü yavaşça inip kalkıyordu.
#BÖLÜM SONU#
29 Aralık 2011 Perşembe
El Kapısı.
Moita’nın ayrılışının ardından sadece bir gece geçmişti. Vasili, bir gün içerisinde ikinci defadır, yabancı birilerinin konak yerlerine yaklaşmakta olduğunu, babasına haber veriyordu. Farklı olarak ilkinin aksine bu seferkine hazırlıklıydılar. Livan tedbiri elden bırakmayarak konakladıkları yerin çevresine daha sık ve daha uzağa gözcülerini yerleştirmiş, yaklaşan birilerini çok önceden öğrenme şansını elde etmişti.
Bu yüzden Livan, en büyük oğluyla birlikte Dina’nın tüm gece ayrılmadığı çadıra girdiğinde her şey planladığı gibi ilerliyordu. Eşi, çingenelerinin şifacısı yaşlı Opampe ile birlikte, ilk gördüklerinde erkek zannettikleri çocuğun etrafındaydılar. Yüksek ateşinden başka bir yarası ya da sorunu olup olmadığını anlamak için iskeletten farksız bedenini yokladıklarında bir kız olduğunu keşfetmişlerdi. Cinsiyetiyle birlikte bilmedikleri diğer mevzu ismiydi. Ne Moita aceleyle ayrılırken söylemeyi akıl edebilmişti ne de onlar adama sormayı. Kendine gelemediği için de ona soramadıklarından ismi sadece ‘kız’ olarak kalmıştı.
Livan eşinin olumsuz bakışlarından kızın durumunun düzelmediğini anladı. “Ne zaman burada olurlar?” Vasili’ye sormasına rağmen Dina ile endişeli bakışlarını paylaşıyordu.
“Yarım saati bulmaz.”
“Dina, kızı hazırlayın… Vasili…” Livan bir an durakladı, eliyle alnındaki saçlarını geriye doğru tararken bakışlarını oğluna çevirdi. “Kusta’ya söyle Okro’yu kafesten sandığa alsın. Biz de birazdan geliyoruz.”
Vasili babasının emrinin sebebini sorgulamadan hızla yanlarından ayrılırken Livan’ın ne yapmaya çalıştığını anlayan Dina itiraz etti. “Okro yeteri kadar sakinleşmedi. Kızın kokusunu aldığı anda kapıyı kırabilir.”
“Rebu, bütün kampı aramak isteyecektir. Tek bakamayacağı yer, vahşi hayvanların kafesleri.”
“Boz’un ki olmaz mı?” Dina, Livan’ın kızı kucaklamasına yardım ederken hala endişeliydi.
“O kaplana güveneceğime kızı Rebu’ya elimle teslim ederim daha iyi.”
Konak yerinin kuzeyine yerleştirilmiş kafeslerin arasında, Vasili’den aldığı işaretle Kusta, adamlarına emirler yağdırıyordu. Büyükçe bir kafesin kapağına sadece bir kaplanın ayakta durabileceği ebatlardaki kalın tahtadan, sağlam bir sandığın ağzını dayamışlar, Okro’yu sandığa sokmaya çalışıyorlardı. Okro’yu kolayca ikna etmek için avlanmış ceylanın hala sıcak bedeni kaplanı sandıkta bekliyor olmasına rağmen, taze etin kokusu bile dişi kaplanın inadını kıramıyordu. Sonunda Kusta’nın sabrı bitti, kafese doğru birkaç kere sertçe savurduğu kırbaç darbesiyle dişi kaplan sandığa girmeye mecbur kaldı. Sandığın tepesindeki kişi anında demir kapağı aşağıya indirdi. Tekerlekli sandığı iterek kafesten uzaklaştıran adamlar demir parmaklıklar arasındaki kapının açığa çıkmasını sağladılar.
Livan ile daha önce konuştukları gibi Kusta, hazır ettiği büyük bir kova çamuru, işinin bitmesini kenarda bekleyen Dina ve yaşlı şifacıya teslim etti. Dün gece Çingenelerin Lideri ve ileri gelenleri ile yaptıkları istişarede Okro’nun kokusunu almaması için kızı çamura bulamaktan başka çare bulamamışlardı.
Kadınlar söyleneni hızlıca yerine getirdiklerinde, Uli, neredeyse burun deliğine kadar kalın bir çamur tabakası ile kaplanmıştı. Çamur yığınını, kafesin arkasındaki kapalı bölmeye taşıyan Kusta Dina’nın endişeli bakışları arasında kızı zemindeki saman süprüntülerinin üzerine bıraktı. Bölmenin kapısını kapadı ve üzerine kilitledi. Kafesten ayrılan Kusta’nın hemen ardından adamları sandığı büyük bir hızla kafesin ağzına dayadılar ve kapağı açtılar.
Okra, hızla sandıktan fırlarken dokunmadığı ceylanı geride bırakmaya aldırmıyor görünüyordu. Kafesine döner dönmez içeride birkaç tur attı. Sarı parlak tüylerinin arasından geçen çok sayıda siyah şeritler, demir kafesinde hırçın bir şekilde dolandıkça güçlü kaslarının üzerinde, gün ışında parlıyordu. Kapalı bölmenin kapısının önünde durdu arka ayaklarının üzerine kalkarak kapıyı birkaç kez tırmaladı, gerindi. Birkaç turun ardından bunu yineledikten sonra sonunda pes ederek kapının önüne yattı.
Livan, Okro’yu izlerken karısının omzuna sarılıp onu rahatlatmaya çalıştı. “Her şey iyi olacak, bana güven. Hadi, gelenleri sakinlikle karşılayalım.”
26 Aralık 2011 Pazartesi
El Kapısı
El Kapısı
“Yaşayacak mı?” Dina, endişe ile Kutsa’nın vereceği cevabın iyi olmasını diledi.
“Bir şey söylemek için erken.” Kutsa, kumaş katları arasından süzülen sütü, koca nasırlı elleri arasında kımıldanan yavru kaplanın ağzına tutuyordu. Küçük bedende çırpınan minik kalbin aceleci atışlarını hissedebiliyordu. Sirklerinin tek dişi kaplanı Okro, sabaha doğru üç yavru dünyaya getirmişti. Yavruların anneyi emmediğini ancak ikisi öldüğünde fark edebilmişlerdi. Annenin sütünde bir sorun olmalıydı çünkü şu anda Kutsa’nın verdiği at sütünü yavru az da olsa içiyordu.
“Peki Okro nasıl?” Livan, Kutsa’nın başının üzerinden ileriye baktı.
Demir parmaklıklı kafesin içinde volta atan iri sarı kaplan, kendinden söz edildiğini anlamış gibi onlara doğru hırladı.
“Yavruyu reddetmez değil mi?” Dina, dayanamayarak yavrunun kürkünü, beyazın üzerindeki siyah tüyleri parmağıyla hafifçe okşadı.
“Okro’nun ilk doğumuydu. Yavruyu emziremezse yanına yaklaştırmama ihtimali yüksek.”
Az önce yanına gelen Livan’ın oğlu Vasili, kocasının kulağına bir şeyler fısıldarken Dina, hayvan bakıcısı Kutsa’nın sözlerine dikkatini kaybetti.
Livan, “Sizden başkası görmedi değil mi?” dedi oğlunu araştırarak.
“Palu hemen bana haber verdi.” Vasili, kendilerini dikkatle dinleyen üvey annesini gülümsemesiz bir bakışla selamladı.
“Gidelim.” Livan, yavru kaplanı ve akıbetini ertelerken Dina’yı da yanında sürükledi.
Dina, “Ne oluyor?” diye mırıldandı.
“Oraya gittiğimizde anlarsın.” Livan daha fazla açıklama yapmak istemedi.
Konakladıkları kamp yerinden ve kalabalıktan uzaklaşırken, Vasili ikisini ağaçlıkların ilerisine götürdü. Palu ve iki nöbetçinin yanında, yabancı üç kişi vardı. Arkalarından vuran ışıktan dolayı, ağaçların bitiminde, sadece karanlık bir siluetten ibarettiler.
Yaklaştıklarında eşini kucaklayan adamın kızıl kafası Dina’yı sevinçle gülümsetti. “Moita! Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
Livan’dan ayrılan Moita birkaç adım gerisinde çingene liderinin ikinci eşinin neşeyle parlayan yüzüne gülümsedi. Kadın eşinin omzuna gelecek kadar uzundu. Livan’ın çingenelerinin kadınlarının ününü hak edecek kadar da güzeldi. “Ben de sizleri tekrar gördüğüme memnunum fakat acelemiz var.”
“Olmadığı zaman mı oldu?” Dina, sitemkar bir şekilde kollarını göğsünde kavuşturdu.
Livan’ın uzun kolu eşinin beline dolanırken “Yine hangi arı kovanına çomak soktunuz?” diye sordu merakla.
“Rebu peşimizde.” Moita, Livan’ın dudaklarından dökülen uzun ıslıkla adama keyifle sırıttı. Bu ıslık ona göre bir takdir ifadesiydi.
Moita’nın arkasında sadece kucağında bir yığın taşıyan Barva ve Guroni’den başkasını göremeyince merakla kaşları yükselen Livan “Diğerleri nerede?” diye endişe ile sordu.
“Onlarla daha sonra kuzeyde buluşacağız.” Moita geriye Barva’ya dönüp Uli’yi ondan aldı.
“Yolunuzu ayıran nedir peki?”
“Yardımınıza ihtiyacımız var.” Moita kucağındaki Uli’nin yüzünü açarken Dina ilgiyle öne çıktı. “Yanımızda götüremeyeceğimiz kadar hasta.”
Livan’ın kaşları çatılırken Dina çoktan, baygın Uli’nin alnını yoklamış, nabzını tutmuştu. Görüntüsünün acizliği yüreğini titretirken kaygıyla kaşları birleşti. “Onu bu hale nasıl getirdiniz?”
“O da bizim gibi bir kaçak. Yanınızda bulunması bile sizi tehlikeye sokmaya yeter.” Livan onu almayı reddetse bile Moita onları suçlayamazdı ama reddedeceğine inansaydı bunca yolu da gelmeyeceğini biliyordu.
Dina onu şefkatle adamın kollarından alarak kolayca kucakladı. Livan’a kalmadan Dina çoktan kararını vermişti. Livan kolunu Dina’nın omzuna dolarken gülümsedi. “Emin ellerde olacak merak etme.”
Moita, Dina’ya yaklaşarak “Uyandığında ve gittiğimizi öğrendiğinde çok kızacak, biliyorum. Bunu ona verirsen belki beni anlar. Ayrıca geri almak için döneceğimi de söyle.” Boynundan çıkardığı bir zincire takılı kadın yüzüğünü Dina’nın avucuna bıraktı. Barva ve Guroni, Moita’nın ne verdiğini gördüklerinde şaşkınlıkla kısa bir an bakıştılar. Rebu’ya yakalandığında, ailesine ait bir armanın küçük bir kopyasının işlendiği yüzüğünü, yakaladığı kişinin Moita olduğunu kanıtlamak için ondan alınmış fakat buna dokunulmamıştı.
Üçlü atlarına binerken Dina, sonradan aklına gelmiş gibi Barva’yı uyardı. “Bir abla tavsiyesi. Tena’nın gözüne görünmeden gidin.”
Mahcup bir şekilde ensesini kaşıyan Barva, “Beni gördüğünü söylemezsin değil mi?” derken, koca adam kızardı. Tena’nın erkek kardeşlerini düşünürken ablası Dina’yı hesaba katmadığını fark etti. Hele ki kadının kendisinden yana olduğunu hiç düşünmemişti.
“Daha ölümüme susamadım, oğlum.” Dina sırıtırken Barva daha da mahcup oldu.
Dina’nın kucağındaki Uli’ye son bir kez süzen Moita, Vasili ile de vedalaştıktan sonra arkasına bakmadan konaklama yerinden hızla uzaklaştı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)